Ne zaman bir felaket yaşansa, ne zaman bir can yansa, ne zaman bir haber bülteni karanlık görüntülerle dolsa, sosyal medyada hep aynı cümle yankılanıyor:
Kopsun kıyamet!
Bir kadın daha öldürülüyor. Bir çocuk daha şiddete maruz kalıyor. Savaşların gri gölgesi şehirleri karartıyor. Açlık, yoksulluk, adaletsizlik, vicdanlarımızı da kemiren bir hastalık gibi yayılıyor. Umut nefes almakta zorlanıyor. Ve biz, bu acıların karşısında dizlerimizin bağı çözülmüş gibi sadece haykırıyoruz: Kopsun kıyamet!
Farkonda mıyız? Kıyamet zaten kopuyor. Sessiz çığlıkların içinde, kapalı kapılar ardında, bombaların gölgesinde, yoksulluğun ve çaresizliğin derin dehlizlerinde her gün küçük kıyametler yaşanıyor. İnsan, her defasında biraz daha umudunu kaybediyor, biraz daha yoruluyor, biraz daha teslim oluyor.
Her acının ardından bu cümleyi tekrarlayarak ne yapıyoruz? Gerçekten isyan mı ediyoruz, yoksa aslında umutsuzluğa boyun mu eğiyoruz? Kopsun kıyamet! demek, artık hiçbir şeyin düzelemeyeceğine inanmak demek. Kendi ellerimizle umutsuzluğu büyütmek, geleceğe dair inancı yitirmek demek. Oysa biz insanız. Ve insanın en büyük gücü, felaketler karşısında bile çözüm üretebilmesidir.
Bir gün, bir adam çölde kaybolmuştu. Güneş tepede yakıcı bir ateş gibi parlıyor, rüzgâr sıcak kumları onun yüzüne savuruyordu. Suları tükenmişti, ayakları yaralar içindeydi. Umutsuzluk, göğsüne oturan bir taş gibi ağırlaşıyordu. “Burada öleceğim,” diye düşündü. “Kimse beni bulamayacak.”
Tam o sırada bir şey fark etti. Birkaç adım ötede bir avuç yeşillik vardı. Birkaç solgun yaprak, incecik bir gövde. Ve hemen dibinde toprağın altından süzülen ufacık bir su damlası… Kurumuş bir çölden, yakıcı güneşin altından, o küçücük kök nasıl su bulmuştu? Nasıl hâlâ yaşıyordu?
Adam elini o suyun üzerine koydu. Gözlerini kapattı. “Eğer şu küçücük ot bile burada direnebiliyorsa,” dedi kendi kendine, “ben de direnebilirim.” Son gücüyle ayağa kalktı, o minicik su kaynağını takip etti. O küçük damlalar onu daha büyük bir su birikintisine götürdü. Ve o su, ona hayatta kalmak için gereken gücü verdi. Günler sonra bir kervan onu baygın hâlde bulduğunda, hâlâ nefes alıyordu.
Geçmişe bakın ..Her yıkımın ardından yeniden ayağa kalkan toplumlar var. En büyük savaşlardan sonra barışı kuran insanlar var. En derin yoksulluktan çıkıp refahı inşa eden toplumlar var.
Çünkü insanın asıl gücü, çaresizlikte değil, çareyi aramakta saklı.
Bizi sarsan her acının, her adaletsizliğin, her felaketin karşısında “ne yapabiliriz ?”sorusunu sormak zorundayız artık.
Kıyameti çağırmak yerine çareyi konuşmalıyız. Bizi karanlığa sürükleyen bu girdaptan çıkmanın yolu, birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemek değil; bizzat bizim çözümün parçası olmamızdır. Küçük de olsa, bir şey yapmamızdır.
Bir felaketin ardından, bir adaletsizlik gördüğümüzde, Kopsun kıyamet! demek yerine, şu soruyu sormalıyız: “Çare nedir?”
Kıyamet kopmasın. İnsanlık kazansın.